şu an başlamış bulunduğum ve devamını getireceğimi ümit ettiğim podcast serime hoş geldiniz. bu sene para vererek kullandığım birçok uygulama dururken, en çok faydalandığım sosyal mecra radio france oldu (fransa seçimleri ve rusya-ukrayna savaşından dolayı france tv'yi de unutmamak lazım). bu nedenle ben de hem merak ettiğim konularda dinlediğim programları unutmamak, hem de bloğumda bilgilendirici yazılar paylaşmak adına, bazı podcast'lerin türkçe özetlerini burada paylaşmaya karar verdim.
ilk yazı "salgınların mekaniği" (mécaniques des épidémies*) isimli, 4 ayrı seriden oluşan bir podcast koleksiyonunun ilk ikisini kapsıyor. her seri farklı bir salgını anlatıyor ve yaklaşık 15'er dakikalık 4 bölümden oluşuyor, yani her salgını yaklaşık 1 saatte anlatan programlar var. bir tanesi bile yeterince uzun olduğu için, ilk iki salgını anlatan podcast'leri bu yazıda derledim: kolera* ve AIDS* salgınları.
kaynaklar:
* mécaniques des épidémies link
* le choléra en haïti, 2010-2019 link
* mécaniques des épidémies : le SIDA link
1) Haiti'de kolera, 2010-2019 (Le choléra en Haïti)
2010 yılında Haiti hükümeti, ülkede başlayan kolera salgını nedeniyle Fransa’yı acil olarak yardıma çağırıyor ve kasım ayında epidemiyolojist (salgın hastalıklar ve bunların tedavileri uzmanı) Renaud Piarroux bölgeye gönderiliyor. Piarroux ve meslektaşları, Haiti’de daha önce hiç karşılaşmadıkları bir durumla karşılaşıyorlar. Bunun nedeni ise hastalığın yayılma hızının çok yüksek olması: Vaka sayısı iki günde bir ikiye katlanıyor. Hastalık, üç haftada bir milyar vakaya ulaşıyor ve sayı bu hızla artmaya devam ediyor. Sonrasında ise “anademi” olarak adlandırdıkları bir durum ortaya çıkıyor ki, bu da bir kişinin hastalığı 2-3 kişiye bulaştırması değil, bir grubun bir yemeği toplu olarak yemesi ve hepsinin aynı anda hasta olması gibi kolektif bir durum. Bu nedenle yayılmanın nasıl engelleneceği bilinemiyor. Artık hastanelerin zeminlerinde bile hastalar yatıyor. Hastalığın başlangıcının, 16 ekim tarihinde hastaneye yaklaşık 300 kişinin gelmesiyle başladığını ve bu kişilerin ülkenin güneyindeki küçük bir köyden geldiğini söylüyorlar. Söz konusu köyde ise 2004’den beri bölgede bulunan Birleşmiş Milletler askerleri var ve doktorlar hastalığın ilk olarak onlardan yayıldığını düşünüyorlar.
Piarroux, DSÖ, BM, sağlık bakanı, Fransa büyükelçiliği gibi yetkililere, hastalığın kaynağının bu askerlerden başkası olduğunu düşünülemeyeceğini ve kısa sürede hastalığın askeri kampın etrafına da yayılacağını bildiriyor. Kendisi aynı zamanda DSÖ, BM, UNICEF gibi örgütlerin yetkililerinden oluşan bir jüri karşısına da çıkıyor ve durumu anlatıyor. Ancak iki gün sonra kendisine gelen cevap, kendilerinin kampı görmeye gittiği, bölgede sıra dışı bir durum görülmediği, her şeyin yolunda gittiği ve hasta olmadığı şeklinde. Dahası BM, önemli olanın hastalığın kaynağını bulmak değil, hastaların iyileştirilmesi olduğunu söylüyor. Bu sırada bilim insanları ise koleradan bahsetmiyor bile. Hatta o dönemki bir teoriye göre koleranın iklimsel bir hastalık olduğu söyleniyor, öyle ki (özellikle Amerikan araştırmacılar) bu hastalığın yeni ortaya çıkmadığını ancak iklim, deprem gibi çevresel etkilerden dolayı geri döndüğünü söylüyorlar.
Piarroux ise tabii ki bu açıklamaların anlamsız olduğunu anlatıyor. Kendisine göre bir epidemiyolojist, hastalığını nereden çıktığına dair tüm söylentileri değerlendirmek zorunda, çünkü söylentilerin hepsi aslında birer bilgi değerinde. Bu arada Haiti halkına hastalığın askerlerden yayıldığını söylemek de zor, çünkü halk zaten yeterince sinirli. Ancak Piarroux’ya göre hiçbir şey söylememek de yalan söylemekten farksız çünkü, özellikle salgınlarda, temel şeylerden biri dürüstlük olmalı ve halk gerçekleri bilmeli. Bunun üzerine BM, hastalığın kaynağının araştırılması için Haiti’ye uzmanlar ve araştırmacılardan oluşan bir ekip göndermeye karar veriyor. Doğal olarak bu ekibin objektifliği de son derece tartışmalı. Sonuç olarak bu bilim insanları, söz konusu askeri kampın yeterince steril olmadığını, foseptiğin kapatılmamış olduğunu, çocukların oralarda oynayabildiğini görüyorlar. Koleranın insani bir eylemden kaynaklandığını kabul ediyorlar, ancak Haiti’nin iyi bir sağlık sistemi olsaydı durumun böyle olmayacağını söylüyorlar. Ve yine başa dönerek, hastalığın nereden çıktığının önemli olmadığını, kimsenin bu durumdan sorumlu olmadığını belirtiyorlar ve Amerikan bilim adamları makalelerinde kolerayı yine iklimsel nedenlere bağlayarak kamuoyuna açıklıyorlar. Piarroux ise bu durumu “bilimsel manipülasyon” olarak açıklıyor.
Bu noktada Piarroux’nun aklına bir fikir geliyor: Nepal’de 2010 yazında yaşanan salgını, bölgeye Nepalli askerlerin getirdiğine dair kanıt sunmak, çünkü Nepal’deki ve Haiti’deki salgının tamamen aynı olduğunu düşünüyor. Böylece kamuoyunun yanıltmalarına rağmen mikrobun kaynağını ispatlamayı amaçlıyor. Çabalarının sonunda BM genel sekreteri sorumluluğu kabul ediyor ve Haiti halkından özür diliyor. Çünkü koleranın çevresel etkilerden kaynaklandığı teorileri, Haiti halkının hastalıkla mücadele sürecinde yanılmasına sebebiyet veriyor. 2013’ten itibaren Piarroux ve meslektaşları, hastalığın ülkenin geneline yayılmasını engellemek için çalışmalara başlıyor. Nereden bir vaka geliyorsa, oraya gidip tıbbi önlemler almaya başlıyorlar. Aynı zamanda BM aracılığıyla bölgeye finansal yardım da getiriliyor. Böylece hastalığın yayılmasını kontrol etme konusunda başarılı da oluyorlar. Öte yandan, DSÖ hâlâ koleranın çevresel/iklimsel bir hastalık olduğunda ısrarlı ve bu nedenle bir şey yapmıyor. Koleranın iklim değişikliğinden kaynaklandığını söylemeye devam ediyorlar… Ancak bu teori birçok Afrika ülkesinde görülen kolera salgınını hiçbir şekilde açıklamıyor, çünkü bu salgının yayılmasına sebep olan gerçek unsur insanlar.
Sonuç olarak, Piarroux’ya göre salgın dediğimiz şey, sadece kamu sağlığını ilgilendiren bir sorun değil, aynı zamanda politik ve stratejik bir konu; aynı zamanda bilim insanlarının ve karar vericilerin çok fazla etkileyebildiği bir süreç. En önemlisi de, 2010’da başlayan kolera salgını, bilimsel söylemin ne kadar ikili olabildiğini ve salgın sürecini ne derece olumsuz etkileyebildiğini bize gösteriyor.
2) AIDS (Le SIDA)
Piarroux bu bölümde, 1941’de ABD’de başlayan bir salgın hikayesini anlatıyor. Los Angeles’da, başka hiçbir hastalığı bulunmayan beş erkeğin bir anda hastalanmasıyla araştırmalara başlanıyor. Bu hastalarda “sitomegalovirüs” isimli bir virüs tespit ediliyor. Uzmanlar bu kişilerin bir anda bağışıklık sisteminin zayıflamasına pek anlam veremiyor. Daha doğrusu, hangi hastalıklara ve semptomlara yol açtığını anlasalar da, buna sebep olan mikrobu/virüsü çözemiyorlar. AIDS, homoseksüel erkeklerde görülen bir hastalık olarak dile getirilmeye başlanıyor. Kısa bir sürede, hastalığın sadece Los Angeles’ta değil, Amerika’nın birçok büyük kentinde görüldüğü anlaşılıyor. Söz konusu semptomların homoseksüellerde (homosexuel), eroinmanlarda (héroïnomane), hemofillerde (hémophile) ve Haiti kökenli hastalarda (Haïtien) görülmesi üzerine, 4H isimli bir teori ortaya koyuyorlar.
1942-43’te Fransa’da da ilk hastalar görülüyor ve bu durum ülkede ciddi bir panik yaratıyor. Hastalara maskelerle yaklaşıyorlar, ancak bizim şu an alışkın olduğumuzun aksine o dönem için çok garip bir durum bu. Fransa’da, özellikle de Paris’teki homoseksüel topluluğu da bu ölümcül hastalıktan etkileniyor. Böylece hastalık hakkında araştırmalara Fransa’da da başlanıyor. Bu sırada sadece Afrika’dan geldiği tespit edilen ikinci bir AIDS virüsü de ortaya çıkıyor. Aynı zamanda, Amerika ve Fransa‘daki araştırma ekipleri arasında AIDS’e sebep olan virüsün tanımlanması konusunda bir rekabet var, çünkü virüsü ilk önce kim tanımlarsa çok önemli bir buluş yapmış olacak. Hatta iki ülkenin başkanları bu virüsün keşfedilmesindeki başarıyı “paylaşma” konusunda görüşüp anlaşıyorlar. 1945’e geldiğimizde, Fransa’da daha da endişe verici bir olay oluyor; ulusal kan verme merkezinde yaklaşık 50 hemofili hastası kan nakli sebebiyle AIDS’e yakalanıyor ve merkezdeki tüm ürünlere AIDS virüsü bulaştığı bildiriliyor. Nitekim virüsün keşfedilmesinin, virüsün nasıl ortaya çıktığını anlamada bir faydası olmuyor.
Bu dönemde, hastalık hâlâ bir gizem olarak görülüyor ve nereden çıktığıyla ilgili çok fazla soru işareti var. Tarihte daha önce ve bugün Covid-19’da olduğu gibi, AIDS’in de laboratuarda üretildiği ve soğuk savaşta bir biyolojik silah olarak kullanıldığı teorileri gündeme geliyor. Aslında bu tamamen asılsız bir teori değil, eskiden Amerika’nın kullandığı bir savaş taktiği olduğu için AIDS için de aynı şüphe oluşuyor. KGB de bunu ABD’nin dış politikasına zarar vermek için kullanıyor ve AIDS’e neden olan virüsün ABD ordusunun laboratuarında üretildiği söylentisini yayıyor. Bu söylentiyi konu alan makaleler ise soğuk savaşta daha “nötr” görülen ülkelerde yayımlanıyor. Sonuç olarak, bu söylentilerle ikna etmeyi başardıkları bilim insanları oluyor. Örneğin Jakob Segal isimli Alman-Yahudi kökenli bir bilim insanı, AIDS virüsünün genetik bir manipülasyon olduğunu, araştırmalarda geç kalınırsa da yeni bir biyolojik silahın ortaya çıkacağını açıklıyor. 4H teorisi hakkında ise, bu kişilerin genellikle hapishanelerde bulunan gruplar olduğunu (homoseksüeller, eroinmanlar, vs.), hapishanelerde kobay olarak kullanıldıklarını ve daha sonra hapishanelerden çıkarılıp, topluma karıştırılarak hastalığı yaydıklarını iddia ediyor. Sonuç olarak bu söylemler birkaç yıl boyunca, Berlin Duvarı’nın düşüşüne kadar, epey ilgi görüyor ve birçok insan bu komplo teorisine ikna oluyor. Örneğin 1992’de ABD’de rastgele seçilen bir grup insana yapılan bir ankete göre bu kişilerin %15’i AIDS virüsünün laboratuarda üretildiğini düşünüyor. 2005’te yapılan bir ankete göre ise ABD’deki Afro-Amerikanların yarısı, AIDS’in hükümet tarafından üretilen bir virüs olduğunu ve siyahileri yok etmek amaçlı üretildiğine inanıyor, çünkü ölen kişilerin çoğunluğu siyahiler. Piarroux’ya göre bu komplo teorilerinden çıkmanın tek yolu, virüsün gerçek kökenini kanıtlamak.
AIDS’in kökenini bulmak için çalışmalar tekrar başlıyor. Piarroux, “moleküler saat” (horloge moléculaire) adlı bir yöntem kullandıklarından bahsediyor. Bu yöntemle virüsteki varyasyon ve mutasyonları bularak, virüsün insana bulaştığı zamanı tespit etmeyi amaçlıyorlar. Öncelikle uzmanlar tek bir AIDS virüsü olmadığını hemen anlıyorlar, HIV-1 ve HIV-2 olarak iki virüs var. Ancak bununla da kalmıyor, HIV-1’in 4 (M-N-O-P), HIV-2’nin ise 9 çeşidi var. HIV-2, genellikle Batı Afrika’da yaşayan yeşil maymunda bulunan bir virüsken, HIV-1 ise Orta Afrika’da yaşayan büyük maymunlarda, şempanzelerde ve gorillerde görülüyor. Yapılan araştırmalara göre bu maymun grupları, genellikle Kamerun’un güneydoğusunda yaşıyor. AIDS virüsünün de bu maymunlarda bulunan virüslerin bir kombinasyonu olduğunu ileri sürüyor. Özetle Piarroux, 1920’ye kadar bu virüsün şempanzelerde olduğunu, bu tarihten sonra da insana bulaştığını, bu geçişin muhtemelen insanların şempanze ve gorilleri avlarken kan yoluyla gerçekleştiğini söylüyor. Hastalığın Afrika’dan gelen işçilerle dünyaya yayıldığı, virüsün enjeksiyon veya cinsel yolla bulaştığı sonucuna varıyorlar.
HIV-1’in yanısıra bir de 9 çeşidi olan ve özellikle Angola ve Mozambik’te görülen HIV-2 virüsü var. Ancak HIV-2, insan vücuduna HIV-1 kadar adapte olamıyor ve bir pandemi haline gelmiyor. HIV-1’in ise M çeşidi pandemiye dönüşüyor. Fuhuşun çok yaygın olmasıyla, Afrika’da AIDS virüsünün varyantları ortaya çıkıyor. Örneğin Kinşasa’da birçok varyant görülürken, 1960’larda Haiti’de insanlar yoksulluktan kanlarını ve plazmalarını bile sattıkları için hastalık çok daha hızlı yayılıyor. 4H teorisindeki gruplardan birinin Haitiler olması da bu durumdan kaynaklanıyor. Günümüzde ise dünyada 40 milyon kişi, tarihsel olarak şempanzelerden insana geçmiş olan HIV-1'in M tipi virüsüyle yaşamını sürdürüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder