4 Temmuz 2022 Pazartesi

podcast: "salgınların mekaniği" (mécaniques des épidémies): kolera & aids

şu an başlamış bulunduğum ve devamını getireceğimi ümit ettiğim podcast serime hoş geldiniz. bu sene para vererek kullandığım birçok uygulama dururken, en çok faydalandığım sosyal mecra radio france oldu (fransa seçimleri ve rusya-ukrayna savaşından dolayı france tv'yi de unutmamak lazım). bu nedenle ben de hem merak ettiğim konularda dinlediğim programları unutmamak, hem de bloğumda bilgilendirici yazılar paylaşmak adına, bazı podcast'lerin türkçe özetlerini burada paylaşmaya karar verdim. 

ilk yazı "salgınların mekaniği" (mécaniques des épidémies*) isimli, 4 ayrı seriden oluşan bir podcast koleksiyonunun ilk ikisini kapsıyor. her seri farklı bir salgını anlatıyor ve yaklaşık 15'er dakikalık 4 bölümden oluşuyor, yani her salgını yaklaşık 1 saatte anlatan programlar var. bir tanesi bile yeterince uzun olduğu için, ilk iki salgını anlatan podcast'leri bu yazıda derledim: kolera* ve AIDS* salgınları.



kaynaklar
:

* mécaniques des épidémies link 

* le choléra en haïti, 2010-2019 link

* mécaniques des épidémies : le SIDA link




1) Haiti'de kolera, 2010-2019 (Le choléra en Haïti)


2010 yılında Haiti hükümeti, ülkede başlayan kolera salgını nedeniyle Fransa’yı acil olarak yardıma çağırıyor ve kasım ayında epidemiyolojist (salgın hastalıklar ve bunların tedavileri uzmanı) Renaud Piarroux bölgeye gönderiliyor. Piarroux ve meslektaşları, Haiti’de daha önce hiç karşılaşmadıkları bir durumla karşılaşıyorlar. Bunun nedeni ise hastalığın yayılma hızının çok yüksek olması: Vaka sayısı iki günde bir ikiye katlanıyor. Hastalık, üç haftada bir milyar vakaya ulaşıyor ve sayı bu hızla artmaya devam ediyor. Sonrasında ise “anademi” olarak adlandırdıkları bir durum ortaya çıkıyor ki, bu da bir kişinin hastalığı 2-3 kişiye bulaştırması değil, bir grubun bir yemeği toplu olarak yemesi ve hepsinin aynı anda hasta olması gibi kolektif bir durum. Bu nedenle yayılmanın nasıl engelleneceği bilinemiyor. Artık hastanelerin zeminlerinde bile hastalar yatıyor. Hastalığın başlangıcının, 16 ekim tarihinde hastaneye yaklaşık 300 kişinin gelmesiyle başladığını ve bu kişilerin ülkenin güneyindeki küçük bir köyden geldiğini söylüyorlar. Söz konusu köyde ise 2004’den beri bölgede bulunan Birleşmiş Milletler askerleri var ve doktorlar hastalığın ilk olarak onlardan yayıldığını düşünüyorlar. 


Piarroux, DSÖ, BM, sağlık bakanı, Fransa büyükelçiliği gibi yetkililere, hastalığın kaynağının bu askerlerden başkası olduğunu düşünülemeyeceğini ve kısa sürede hastalığın askeri kampın etrafına da yayılacağını bildiriyor. Kendisi aynı zamanda DSÖ, BM, UNICEF gibi örgütlerin yetkililerinden oluşan bir jüri karşısına da çıkıyor ve durumu anlatıyor. Ancak iki gün sonra kendisine gelen cevap, kendilerinin kampı görmeye gittiği, bölgede sıra dışı bir durum görülmediği, her şeyin yolunda gittiği ve hasta olmadığı şeklinde. Dahası BM, önemli olanın hastalığın kaynağını bulmak değil, hastaların iyileştirilmesi olduğunu söylüyor. Bu sırada bilim insanları ise koleradan bahsetmiyor bile. Hatta o dönemki bir teoriye göre koleranın iklimsel bir hastalık olduğu söyleniyor, öyle ki (özellikle Amerikan araştırmacılar) bu hastalığın yeni ortaya çıkmadığını ancak iklim, deprem gibi çevresel etkilerden dolayı geri döndüğünü söylüyorlar. 


Piarroux ise tabii ki bu açıklamaların anlamsız olduğunu anlatıyor. Kendisine göre bir epidemiyolojist, hastalığını nereden çıktığına dair tüm söylentileri değerlendirmek zorunda, çünkü söylentilerin hepsi aslında birer bilgi değerinde. Bu arada Haiti halkına hastalığın askerlerden yayıldığını söylemek de zor, çünkü halk zaten yeterince sinirli. Ancak Piarroux’ya göre hiçbir şey söylememek de yalan söylemekten farksız çünkü, özellikle salgınlarda, temel şeylerden biri dürüstlük olmalı ve halk gerçekleri bilmeli. Bunun üzerine BM, hastalığın kaynağının araştırılması için Haiti’ye uzmanlar ve araştırmacılardan oluşan bir ekip göndermeye karar veriyor. Doğal olarak bu ekibin objektifliği de son derece tartışmalı. Sonuç olarak bu bilim insanları, söz konusu askeri kampın yeterince steril olmadığını, foseptiğin kapatılmamış olduğunu, çocukların oralarda oynayabildiğini görüyorlar. Koleranın insani bir eylemden kaynaklandığını kabul ediyorlar, ancak Haiti’nin iyi bir sağlık sistemi olsaydı durumun böyle olmayacağını söylüyorlar. Ve yine başa dönerek, hastalığın nereden çıktığının önemli olmadığını, kimsenin bu durumdan sorumlu olmadığını belirtiyorlar ve Amerikan bilim adamları makalelerinde kolerayı yine iklimsel nedenlere bağlayarak kamuoyuna açıklıyorlar. Piarroux ise bu durumu “bilimsel manipülasyon” olarak açıklıyor. 


Bu noktada Piarroux’nun aklına bir fikir geliyor: Nepal’de 2010 yazında yaşanan salgını, bölgeye Nepalli askerlerin getirdiğine dair kanıt sunmak, çünkü Nepal’deki ve Haiti’deki salgının tamamen aynı olduğunu düşünüyor. Böylece kamuoyunun yanıltmalarına rağmen mikrobun kaynağını ispatlamayı amaçlıyor. Çabalarının sonunda BM genel sekreteri sorumluluğu kabul ediyor ve Haiti halkından özür diliyor. Çünkü koleranın çevresel etkilerden kaynaklandığı teorileri, Haiti halkının hastalıkla mücadele sürecinde yanılmasına sebebiyet veriyor. 2013’ten itibaren Piarroux ve meslektaşları, hastalığın ülkenin geneline yayılmasını engellemek için çalışmalara başlıyor. Nereden bir vaka geliyorsa, oraya gidip tıbbi önlemler almaya başlıyorlar. Aynı zamanda BM aracılığıyla bölgeye finansal yardım da getiriliyor. Böylece hastalığın yayılmasını kontrol etme konusunda başarılı da oluyorlar. Öte yandan, DSÖ hâlâ koleranın çevresel/iklimsel bir hastalık olduğunda ısrarlı ve bu nedenle bir şey yapmıyor. Koleranın iklim değişikliğinden kaynaklandığını söylemeye devam ediyorlar… Ancak bu teori birçok Afrika ülkesinde görülen kolera salgınını hiçbir şekilde açıklamıyor, çünkü bu salgının yayılmasına sebep olan gerçek unsur insanlar. 


Sonuç olarak, Piarroux’ya göre salgın dediğimiz şey, sadece kamu sağlığını ilgilendiren bir sorun değil, aynı zamanda politik ve stratejik bir konu; aynı zamanda bilim insanlarının ve karar vericilerin çok fazla etkileyebildiği bir süreç. En önemlisi de, 2010’da başlayan kolera salgını, bilimsel söylemin ne kadar ikili olabildiğini ve salgın sürecini ne derece olumsuz etkileyebildiğini bize gösteriyor. 



2) AIDS (Le SIDA)


Piarroux bu bölümde, 1941’de ABD’de başlayan bir salgın hikayesini anlatıyor. Los Angeles’da, başka hiçbir hastalığı bulunmayan beş erkeğin bir anda hastalanmasıyla araştırmalara başlanıyor. Bu hastalarda “sitomegalovirüs” isimli bir virüs tespit ediliyor. Uzmanlar bu kişilerin bir anda bağışıklık sisteminin zayıflamasına pek anlam veremiyor. Daha doğrusu, hangi hastalıklara ve semptomlara yol açtığını anlasalar da, buna sebep olan mikrobu/virüsü çözemiyorlar. AIDS, homoseksüel erkeklerde görülen bir hastalık olarak dile getirilmeye başlanıyor. Kısa bir sürede, hastalığın sadece Los Angeles’ta değil, Amerika’nın birçok büyük kentinde görüldüğü anlaşılıyor. Söz konusu semptomların  homoseksüellerde (homosexuel), eroinmanlarda (héroïnomane), hemofillerde (hémophile) ve Haiti kökenli hastalarda (Haïtien) görülmesi üzerine, 4H isimli bir teori ortaya koyuyorlar. 


1942-43’te Fransa’da da ilk hastalar görülüyor ve bu durum ülkede ciddi bir panik yaratıyor. Hastalara maskelerle yaklaşıyorlar, ancak bizim şu an alışkın olduğumuzun aksine o dönem için çok garip bir durum bu. Fransa’da, özellikle de Paris’teki homoseksüel topluluğu da bu ölümcül hastalıktan etkileniyor. Böylece hastalık hakkında araştırmalara Fransa’da da başlanıyor. Bu sırada sadece Afrika’dan geldiği tespit edilen ikinci bir AIDS virüsü de ortaya çıkıyor. Aynı zamanda, Amerika ve Fransa‘daki araştırma ekipleri arasında AIDS’e sebep olan virüsün tanımlanması konusunda bir rekabet var, çünkü virüsü ilk önce kim tanımlarsa çok önemli bir buluş yapmış olacak. Hatta iki ülkenin başkanları bu virüsün keşfedilmesindeki başarıyı “paylaşma” konusunda görüşüp anlaşıyorlar. 1945’e geldiğimizde, Fransa’da daha da endişe verici bir olay oluyor; ulusal kan verme merkezinde yaklaşık 50 hemofili hastası kan nakli sebebiyle AIDS’e yakalanıyor ve merkezdeki tüm ürünlere AIDS virüsü bulaştığı bildiriliyor. Nitekim virüsün keşfedilmesinin, virüsün nasıl ortaya çıktığını anlamada bir faydası olmuyor. 


Bu dönemde, hastalık hâlâ bir gizem olarak görülüyor ve nereden çıktığıyla ilgili çok fazla soru işareti var. Tarihte daha önce ve bugün Covid-19’da olduğu gibi, AIDS’in de laboratuarda üretildiği ve soğuk savaşta bir biyolojik silah olarak kullanıldığı teorileri gündeme geliyor. Aslında bu tamamen asılsız bir teori değil, eskiden Amerika’nın kullandığı bir savaş taktiği olduğu için AIDS için de aynı şüphe oluşuyor. KGB de bunu ABD’nin dış politikasına zarar vermek için kullanıyor ve AIDS’e neden olan virüsün ABD ordusunun laboratuarında üretildiği söylentisini yayıyor. Bu söylentiyi konu alan makaleler ise soğuk savaşta daha “nötr” görülen ülkelerde yayımlanıyor. Sonuç olarak, bu söylentilerle ikna etmeyi başardıkları bilim insanları oluyor. Örneğin Jakob Segal isimli Alman-Yahudi kökenli bir bilim insanı, AIDS virüsünün genetik bir manipülasyon olduğunu, araştırmalarda geç kalınırsa da yeni bir biyolojik silahın ortaya çıkacağını açıklıyor. 4H teorisi hakkında ise, bu kişilerin genellikle hapishanelerde bulunan gruplar olduğunu (homoseksüeller, eroinmanlar, vs.), hapishanelerde kobay olarak kullanıldıklarını ve daha sonra hapishanelerden çıkarılıp, topluma karıştırılarak hastalığı yaydıklarını iddia ediyor. Sonuç olarak bu söylemler birkaç yıl boyunca, Berlin Duvarı’nın düşüşüne kadar, epey ilgi görüyor ve birçok insan bu komplo teorisine ikna oluyor. Örneğin 1992’de ABD’de rastgele seçilen bir grup insana yapılan bir ankete göre bu kişilerin %15’i AIDS virüsünün laboratuarda üretildiğini düşünüyor. 2005’te yapılan bir ankete göre ise ABD’deki Afro-Amerikanların yarısı, AIDS’in hükümet tarafından üretilen bir virüs olduğunu ve siyahileri yok etmek amaçlı üretildiğine inanıyor, çünkü ölen kişilerin çoğunluğu siyahiler. Piarroux’ya göre bu komplo teorilerinden çıkmanın tek yolu, virüsün gerçek kökenini kanıtlamak.


AIDS’in kökenini bulmak için çalışmalar tekrar başlıyor. Piarroux, “moleküler saat” (horloge moléculaire) adlı bir yöntem kullandıklarından bahsediyor. Bu yöntemle virüsteki varyasyon ve mutasyonları bularak, virüsün insana bulaştığı zamanı tespit etmeyi amaçlıyorlar. Öncelikle uzmanlar tek bir AIDS virüsü olmadığını hemen anlıyorlar, HIV-1 ve HIV-2 olarak iki virüs var. Ancak bununla da kalmıyor, HIV-1’in 4 (M-N-O-P), HIV-2’nin ise 9 çeşidi var. HIV-2, genellikle Batı Afrika’da yaşayan yeşil maymunda bulunan bir virüsken, HIV-1 ise Orta Afrika’da yaşayan büyük maymunlarda, şempanzelerde ve gorillerde görülüyor. Yapılan araştırmalara göre bu maymun grupları, genellikle Kamerun’un güneydoğusunda yaşıyor. AIDS virüsünün de bu maymunlarda bulunan virüslerin bir kombinasyonu olduğunu ileri sürüyor. Özetle Piarroux, 1920’ye kadar bu virüsün şempanzelerde olduğunu, bu tarihten sonra da insana bulaştığını, bu geçişin muhtemelen insanların şempanze ve gorilleri avlarken kan yoluyla gerçekleştiğini söylüyor. Hastalığın Afrika’dan gelen işçilerle dünyaya yayıldığı, virüsün enjeksiyon veya cinsel yolla bulaştığı sonucuna varıyorlar. 


HIV-1’in yanısıra bir de 9 çeşidi olan ve özellikle Angola ve Mozambik’te görülen HIV-2 virüsü var. Ancak HIV-2, insan vücuduna HIV-1 kadar adapte olamıyor ve bir pandemi haline gelmiyor. HIV-1’in ise M çeşidi pandemiye dönüşüyor. Fuhuşun çok yaygın olmasıyla, Afrika’da AIDS virüsünün varyantları ortaya çıkıyor. Örneğin Kinşasa’da birçok varyant görülürken, 1960’larda Haiti’de insanlar yoksulluktan kanlarını ve plazmalarını bile sattıkları için hastalık çok daha hızlı yayılıyor. 4H teorisindeki gruplardan birinin Haitiler olması da bu durumdan kaynaklanıyor. Günümüzde ise dünyada 40 milyon kişi, tarihsel olarak şempanzelerden insana geçmiş olan HIV-1'in M tipi virüsüyle yaşamını sürdürüyor. 


11 Haziran 2022 Cumartesi

platon: şölen-dostluk notları

kitaptan* beğendiğim kısımları derlediğim bir yazı:
*kitap: şölen-dostluk, yazar: platon, çev: sabahattin eyüboğlu, azra erhat, türkiye iş bankası yayınları.  

Anselm Feuerbach: Platon'un Symposion'u

« Yalnız iyiler birbirlerine benzeyip dost olabilirler; kötülerse, herkesin de söylediği gibi, kendi kendileriyle bile uyuşamazlar; hep değişirler; günleri günlerine uymaz. İnsanın kendi içinde benzerlik ve uygunluk olmayınca, başkalarına da benzeyemez, kimse ile dost olamaz.  

Demek ki dost olan iyilermiş. Benzerin benzeriyle dost olması yalnız benzerlikten ötürü müdür? Dostun dosta faydalı olması yalnız bundan mıdır? Ya da, bir insan, benzerlik dolayısıyla, kendi kendine yapamayacağı bir iyiliği veya kötülüğü başka bir insana yapabilir mi? Kendinde bulamayıp da benzerinden beklediği bir şey var mıdır? Birbirine faydalı olmayan bu türlü iki insan birbirini ne diye arasın? Aramaz. O halde benzer benzerin dostu değildir; iyinin iyi ile dost olması, birbirlerine benzediklerinden değil, sadece iyi olduklarındandır. Ama iyi olan, iyilikten yana kendine yetmez mi? Yeter. 

Kendi kendine yetmek, hiçbir şeye ihtiyacı olmamak demektir. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hiçbir şeyi aramaz. Aramayınca da sevmez. Sevmeyince de dostluk olmaz.

O halde nasıl iyiler iyilerin dostu olabilir? Birinin yokluğu ötekine zarar vermezse, bir araya gelmekten hiçbir faydaları yoksa, iyi ile iyi nasıl dost olabilir? Böyle iki insan birbirlerine nasıl değer verebilir? Vermez. Vermeyince de dost da olamazlar.

Benzer benzeriyle, iyiler iyilerle hiç geçinemezmiş. "Çömlekçi çömlekçinin, şair şairin, dilenci dilencinin düşmanıdır." Birbirine en çok benzeyenler arasında kıskançlık, kavga, düşmanlık eksik olmazmış; hiç benzemeyenler ise canciğer geçinirlermiş; fakir ister istemez zenginin dostu olurmuş, çünkü ondan yardım beklermiş; onun gibi güçsüz güçlüyü, hasta hekimi, bilmeyen bileni arar, severmiş. Hatta benzer benzerin dostu olmak şöyle dursun, bunun tam tersi doğrudur; birbirini en çok sevenler birbirine en az benzeyenlerdir; herkes kendine benzeyeni değil, tam karşıtını arar; nasıl ki kuru ıslağı, soğuk sıcağı, acı tatlıyı, keskin körü, boş doluyu, dolu boşu ister; çünkü her şey kendi karşıtı ile beslenir; benzerin benzere hiç faydası yoktur.

Düşmanlık dostluğun tam karşıtı değil midir? Demek ki, seven sevmeyenin, sevmeyen de sevenin dostu olur. Doğrunun doğrusu eğri, ölçülünün dostu ölçüsüz, iyinin dostu kötü. Halbuki dostluk birbirine benzemeyenler arasında olsaydı bu karşıt şeylerin de dost olmaları gerekirdi.

Demek ki ne benzer benzerin dostudur, ne de karşıt karşıtın. İyinin dostu belki de ne iyi ne kötü olandır.

Ne iyi iyinin, ne kötü kötünün, ne de iyi kötünün dostudur. O halde, dünyada dostluk varsa, geriye şu kalıyor: Ne iyi ne kötü, ya iyinin yahut da kendi benzerinin dostudur. Kötüyü karıştırmıyorum, çünkü onun dostu olamaz, değil mi? Benzer de benzerin dostu olamaz. Demek ki ne iyi ne kötü benzerinin dostu olamaz. O halde ne iyi ne kötü ancak iyinin dostu olabilir.

Sağlam bir beden ne hekim ister ne de yardım; kendi başına kalkabilir. Bir insan sağlam oldukça, sağlığından ötürü hekimin dostu olmaz, değil mi? Ama hasta, hastalığından ötürü hekimin dostu olur. Hastalık kötü, hekimlik faydalı ve iyi bir şeydir. İnsanın bedeni de, beden olarak ne iyi ne kötüdür. Beden, hastalık yüzünden hekimi arar ve sever. Demek ki ne iyi ne kötü, bir kötülük dolayısıyla iyinin dostu olabilir. Ama bu dostluki kötülüğün etkisiyle kendisinin de kötü olmamasına bağlıdır; o da kötüleşirse artık iyiyi özleyip sevemez; çünkü kötü iyinin dostu olamaz.

O zaman, bir nesne kendinde bulunan başka bir nesle ile her zaman bir mi olur, yoksa o nesnenin kendinde şöyle veya böyle bulunuşuna göre bazen mi bir olur? Bazen bir olması daha doğru görünüyor. Öyleyse, ne iyi ne kötü bir varlık, kendine bir kötülük katılınca bazen kötüleşir, bazen de kötüleşmez. Kötüleşmedikçe, katılan kötülük ona iyiyi aratır; kötüleşirse artık iyiyi isteyemez ve sevemez; çünkü artık o ne iyi ne kötü değil, düpedüz kötüdür; kötü ise hiçbir zaman iyinin dostu olamaz.

Demek ki dost, ister can, ister beden, ister bambaşka bir şey olsun, ne iyi ne kötüyken bir kötülükten ötürü iyi olmak arzusuna düşendir.

Korkarım ki dostu ararken hep yalancı dostlara, aldatıcı düşüncelere düştük. İnsan dost olunca, bir şeyin dostu olur, değil mi? İnsan bir şey beklemeden, hiçbir sebep yokken mi, yoksa bir şeyden ötürü ve bir şey beklediği için mi dost olur? Bir şeyden ötürü ve bir şey beklediği için. Dosttan beklediğimiz şeyin kendisi bize dost mudur düşman mı, yoksa ne dost ne düşman mı?

Hasta hekimin dostudur, hekimi, hastalığından ötürü ve sağlığa kavuşmak için sever. Hastalıksa kötü bir şeydir. Ya sağlık nasıl bir şeydir? İyi mi, kötü mü, yoksa ne iyi ne kötü mü? İyi bir şeydir. Ne demiştik, ne iyi ne kötü olan beden, kötü bir şey olan hastalıktan ötürü hekimlik bilgisini sever; hekimlik ise ayrı bir şeydir ve sağlık için verilir. Sağlık da iyi bir şeydir. Sağlık bedenin dostu, hastalık düşmanıdır. Demek ki, ne iyi ne kötü, kendisine düşman bir şey yüzünden, kendisine dost iyi bir şeyi bulmak için iyinin dostudur.

Kısacası insan, kendine dost olanı bulmak için düşmanı yüzünden dost olur.

Dost, kendine dost olanın dostu olunca, benzer benzerin dostu olmuş oluyor; deminse böyle bir şey olmaz demiştik.

Hekimlik sağlık için sevilir demiştik değil mi? O halde sağlık da sevilir. Sevilirse, bir şey için sevilir. O bir şey de gene sevdiğimiz bir şeydir; öyle kabul ettik. Bu sevdiğimiz şey de sevdiğimiz başka bir şey için sevilmiştir.

Ama böyle olunca, ondan ona gider dururuz, yahut da öyle bir şeye, bir ilkeye varırız ki ondan artık başka bir sevilen şeye gidilmez. Asıl sevilen şey o olur, bütün öteki sevdiklerimizi ona ulaşmak için severiz. 

Ben diyorum ki bütün bu birbiri için sevdiğimiz şeyler asıl sevginin birer gölgesi, bizi aldatan birer hayalidir; gerçek dost da bu ilkenin kendisidir.

İnsan bir şeye bağlanınca, bir baba oğlunu dünyada her şeyden çok sevince bu büyük sevgiden ötürü başka şeyleri değerli göremez mi? Bir gün oğlunun baldıran zehri içtiğini öğrense ve şarapla kurtulacağına inansa, şarap onun gözünde büyük bir değer kazanmaz mı? Şarabın konduğu testi bile kıymetli olur, değil mi? O zaman, babanın gözünde oğul neyse balçık kap da, bir içimlik şarap da odur.

Yoksa şöyle demek daha mı doğru olur: Böyle hallerde insan, bir şeyi elde etmek için başvurduğu çareleri değil, bu çarelerle elde edeceği şeyi düşünür. İnsan altına, gümüşe değer verir deriz, bu da yanlıştır. Altının, gümüşün peşinde koşarken asıl aradığımız, bunlar yoluyla elde edeceğimizi sandığımız ve her şeyden üstün tuttuğumuz bir şeydir. 

Dostluk için de böyle değil midir? Sevdiğimiz başka bir şeyi gözeterek sevdiğimiz şeylere dost dediğimiz zaman, dost sözü yersizdir. 

Gerçekten dostumuz olan, bütün sözde dostluklarla varmak istediğimiz şey olsa gerek.

Demek ki sevdiğimiz bir şeyi gözeterek sevdiğimiz, gerçek dost değildir.

O halde, kendisinde sevdiğimiz başka bir şeyi aradığımız dost, dost değildir. Asıl sevdiğimiz, iyinin kendisidir.

İyiyse kötüden ötürü sevilir, değil mi? Şöyle düşünelim: Demin varlıklar üç çeşittir dedik: İyi, kötü, bir de ne iyi ne kötü. Şimdi kötü ortadan kalktı da yalnız ikisi kaldı diyelim. Ne iyi ne kötü dediğimiz şeylerden hiçbiri, ne ruh, ne beden kötü ile karşılaşmayacak olursa, iyi artık bize faydalı olabilir mi, bir işimize yarayabilir mi? Hiçbir şeyden kötülük görmeyince, hiçbir yardıma ihtiyacımız kalmaz. O zaman deriz ki, bize iyiyi aratan ve sevdiren kötüymüş, çünkü kötü bir hastalık, iyi de onun devasıydı. Demek ki iyi kendi başına hiçbir işe yaramayan bir şeydir. İyi ile kötü arasında bulunan biz insanlar, onu kötüden ötürü severiz öyle mi?

Öyleyse, bir şey gözeterek sevdiğimiz şeylerin hepsinde aradığımız gerçek dost, ötekilere hiç benzemeyen bir dosttur. Ötekilerle, sevdiğimiz başka bir şeyi gözeterek dost oluyoruz; gerçek dostuysa, bunun tam tersine, bir düşmanı gözeterek seviyoruz, ama düşman ortadan kalkarsa o da dostumuz olmaktan çıkar sanıyoruz. 

Kötülük ortadan kalkınca, kendiliğinden kötü olmayan şeylerin de ortadan kalkması gerekir mi? Gerekmez. Demek ki ne iyi ne kötü olan arzular kötülük ortadan kalkınca da vardır. Arzulayan, tutulan insanın arzuladığı, tutulduğu şeyi sevmemesi mümkün değildir. O halde, kötülük kalmadığı zaman bile dostluk vardır. Dostluğun sebebi gerçekten kötülük olsaydı, dostluğun da ortadan kalkması gerekirdi; çünkü sebep yok olunca, sonucu da yok olur.

Sakın dostluğun sebebi, arzu olmasın? Öyle olunca arzu eden bu arzuyu duydukça, arzu ettiği şeyin dostu olur ve bizim dostluk için bütün söylediklerimiz masal gibi boş bir gevezelik olmakla kalır.

Peki ama, arzu eden kendinde eksik olan bir şeyi arzu eder, değil mi? Bir eksiği, bir ihtiyacı olan, o eksiğin, o ihtiyacın dostudur. İnsanın ihtiyaç duyduğu şey, bir eksiği tamamlayacak olan şeydir. Öyleyse aşkta, arzuda, dostlukta insan kendine uygun geleni arar. O halde, bir insan bir insan için dostluk, aşk, arzu gibi şeyler duyuyorsa bu duyguların tek sebebi, ikisinin ruhları, huyları, adetleri veya görünüşleri arasında bir uygunluk bulunmasıdır. Buna göre insan kendi tabiatına uygun olanı ister istemez sevecektir. Öyleyse, gerçekten ve candan seveni, sevgilisi de ister istemez sever.

O halde demin kabul etmediğimiz bir dostluk anlayışına dönüyoruz, çünkü; böyle olunca, iyi iyinin, kötü kötünün, eğri eğrinin dostu olabilir.

Nasıl olur? İyi ile uygun bir şeydir, dersek, iyi yalnızca iyinin dostu olur demiş olmaz mıyız?

Demek ki ne sevenler dost, ne sevilenler, ne benzerler, ne karşıtlar, ne iyiler ne uygunlar, ne de sözünü etmediğimiz daha bir sürü başka şeyler... O kadar çok ki hatırlamıyorum. 

Bütün bunların hiçbiri dost değilse susmaktan başka çare kalmıyor.

Bizi dinleyenler buradan giderken diyecekler ki, birbirine dost diyen bu insanlar, daha dost nedir bulup çıkartamıyorlar. »

4 Mart 2022 Cuma

şubat ve 26.

selam

günler çok hızlı geçiyor ve bahar geldi bile. sabahları radyo eksen, gün içinde storytel, akşamları france5 dinlediğim bir dönemdeyim. bunlar dışında hayatımda oturtmaya uğraştığım alışkanlıklar konusunda fena gitmiyorum. arada resim yapıyorum, hatta yeni boyalar aldım. baharın tam olarak geldiği ve daha hafif giyindiğimiz günler için hevesliyim. maalesef bu kış lyon'da hiç kar yağmadı ama yine de soğuk yüzünden kanada'ya yerleşen izmirli'nin günlüğündeki gibi ("allah'ın belası kar dün gece yine yağdı. inanılır gibi değil.") soğuğa isyan edebilirim. şimdi hızlıca fotoğraflarla şubat 2022 özeti yapıyorum. şubat diyince aklıma geldi, bu ay 26 yaşımı doldurdum. müzelere beleş girememe sınırındayım, bunu böyle algılamak canımı biraz sıkmadı değil. :')
***

02/02
elif ve berrak'ın yeni evine gittiğim gün. 
elif'in aldığı halhallarımızla garip bir fotoğraf.

03/02
ara tatilde istanbul'a gittiğim zamandan bir kare. 
kadıköy-moda manzarası. arya ile.

12/02
fransa'ya döndüğümüz hafta, geçirdiğim en güzel doğum günü.
ikea aynalarında çok iyi fotoğraflar çıkabiliyor. 

15/02
referanslı çizdiğim bir göz. pastel boya.




18/02
le parc de la tête d'or pikniği ve ördekler.💓

 
23/02 - 27/02
markette gördüğüm çiçekler ve evimin yeni sarı çiçeği. 🥀 

 
24/02
pont de guillotière üzerinden.


25/02
le rhône. 


***
son olarak, ekim-kasım gibi başladığımız lost'u tekrar bitirdik. en sevdiğim dizi olduğu için onunla ilgili ayrıca bir blog yazmak istiyorum.
  

"I won't call... for eight years. december 24, 2004. christmas eve. I promise. please, pen." 
- desmond
"all we really need to survive is one person who truly loves us, and you have her. I'll wait for you always."
- penny
❤  

7 Ocak 2022 Cuma

son kez ikibinyirmibir

zor ama güzel bi' seneydin 2021.  

24 temmuz 2021, kumburgaz. 2021'in en keyifli takılmalarından biri: yeğen, cg, boncuk, ben mangal yapıyoruz. mangal yapmak o kadar kolay olmuyor çünkü yaklaşık yarım saat ateş tutuşmuyor. fındık kabuklarıyla, gazeteyle, çakmak ve üflemeyle gerçekleşen yüzlerce deneme sonrası başarıya ulaşıyoruz. daha sonra gün batımında deniz kenarında cips yiyoruz demek isterdim ama cipsleri evde unutup deniz kenarına iniyoruz. delikanlı gibi sadece manzarayı izleyip eve geri dönüyoruz. ahmet bize kahve makinesinde fındık aromalı müthiş bir kahve yapıyor.


12 ağustos 2021, ankara. yine yılın en tatlı arkadaş ziyaretlerinden bir diğeri: şule, cg, ben. şule'nin ankara'daki yeni evine gidiyoruz. şule'nin harika ıslak kekinden yiyoruz (onu yapsın diye kızın başının etini yedik), akşam meksika sokak yemekleri olan açık hava çok güzel bir mekana gidiyoruz. ankara'nın sakinliği bize epey iyi geliyor. vay be dostlarla ankara diyoruz... 


1 eylül 2021, antalya. bg, cg, sg, beraber kaleiçi'ni geziyoruz. kendime boncuk kolye alıyorum. sonra manzarayı görmek için tepeye çıkıyoruz. antalya türkiye'nin en güzel (ve en nemli, ince telli saçlarımı sürekli bozan) şehirlerinden birisi...


12 haziran 2021, saray. bu gün yanımızda olan bütün canım arkadaşlarımın adını saymayalım ama onlar sayesinde olması gerekenden çok daha eğlenceli bir gün oluyor. 


07.07.2021, ataşehir. highlight diyince bunu atlamak olmaz. ısrarla 2000 model düğün albümü pozları çekmek isteyen fotoğrafçı kadınla mücadele ediyoruz. son olarak onun istediği pozları vermeye çalışırken yarıldığımız fotoğrafları seçiyoruz...


23 eylül-14 ekim 2021, lyon. kedi-köpek yokluğu vatan özleminden ağır basıyor. fransa'nın sokak hayvanları kuşlardan ibaret olduğu için bunlara heyecanlanmakla yetiniyoruz... 



30 eylül 2021, lyon, sainte blandine kilisesi. okulda öğrendiğimiz bilginin etkisiyle kilisenin önünden geçerken "abi SAINTE BLANDINE TÜRKMÜŞ" diyerek bayrak açıyoruz.


21 eylül 2021, lyon. son olarak iki tane street art fotoğrafı.


21 ekim 2021, fourvière, lyon. yeni şehrimizde ankara'ya benzer bir huzur, çok daha fazla güzellik ve özgürlük bulduğumuz için keyifliyim. manzaralara daha mutlu bakabiliyorum. her günü ayrı ayrı kaydetmek istiyorum çünkü ileride hatırlayıp gülümseyeceğimi bildiğim anlar yaşadığımı biliyorum. basit de olsalar o kadar çoklar ki hepsini yakalamak zor. işte onlardan bazıları bunlardı.  


masamdaki resimler
bir eski filme döndüler
hergün aynı sahneler,
içinde kendimiz
küçük mutluluklar
çok eski hatıralar,
içindeyiz

podcast: "salgınların mekaniği" (mécaniques des épidémies): kolera & aids

şu an başlamış bulunduğum ve devamını getireceğimi ümit ettiğim podcast serime hoş geldiniz. bu sene para vererek kullandığım birçok uygulam...